| İnsan Hak ve Hurriyetleri |
|
|
| Salı, 04 Aralık 2007 | |||||||||||||||||||||
Sayfa 2 Toplam: 2 Sadi KAYALIBAY
Adalet kavramı çok uzun zamandan beri yaradılışı anlamam konusunda temel taşlardan başlıcası olmuştur benim için. Bilincimin vardığı son noktada ise,tüm bu yaratımın alt yapısını oluşturan yegane değerin adalet olduğunu gördüm, Aşk ve muhabbet ise üst yapıyı oluşturuyordu. Ne enteresan dır ki hem
Bunlardan başlıcaları onun ibare darlığından dolayı ancak muhteşem olarak niteleyebileceğimiz fizyolojik yapısından ve onu idame ettirebilmesi için gerekli yiyecek, içecek ve materyallerden tutunda, tüm bu varoluşun özünü kavrayan kendiside bu bütünün bir parçası olarak hakikatleri gören yaşayan bir bilinci ve neticesin de aşk ve muhabbetle dolan bir kalbi kapsamaktadır. Esasen insan, ister bilincinde olsun, isterse olmasın, hayatı boyunca bu rahmetle beslenmektedir. İnsanın hakiki manada iyiliğe ilk adımı atması, ancak onun ilmiyle bu yaratımdaki muhteşem nizamı idrak etmesi ile ortaya çıkan hayranlığı ve aczi neticesinde yaratanına o ‘boyun eğiş’ ile başlamaktadır. İman olarak niteleyebileceğimiz bu boyun eğiş sayesindedir ki, (ki bunu hakkı hakka teslim etmek noktasında bir zorunluluk olarak değil, severek bütün kalbiyle yapar.) kendisi dahil, tüm yaratılan canlı ve cansız varlıkların bir bütünlük içerisinde birbirleriyle ilintili olduklarını sezinler ve kendisi için istediklerini başkaları içinde isteyen, kendisine yapılmasını istemediği şeyleri başkalarına da yapmayan bir ‘hakkaniyet bilincine’ erişir. Böylece onun içerisine yerleşen iman, özündeki nurunu yaymaya başlayarak bilmediklerini öğrenmesine, yaşamadıklarını yaşamasına vesile olur. İnsan için kötü olan ise ; insanın, yukarıda çok özet olarak saydığımız rahmetin ve onun neticelerinin kendi benliğinden veya yaratanın onun benliğine imtiyaz vermiş olduğunu ‘zannetmesinden’ kaynaklanmaktadır. Bu zannediş nedeniyledir ki, algılamaları benlik boyutunun üzerine çıkamadığından, ilmi ne kadar çok artarsa artsın, (Çünkü bu düzlemde insan çok büyük bir deha olsa bile şeytanın saptırmalarından mümkün değil kurtulamaz. O öyle bir ateştir ki,yakar geçer.) kendisini ötekiler üzerinde nizam veren, denetleyen ve yargılayan bir otorite olarak görmek eğilimdedir. İşte her biri kendi ‘ben’ini onurlandırmak, mutlu etmek ve yüceltmek sevdasıyla otorite olmayı amaçlayan insanların birbirleriyle olan çekişmesi kavga, kin, nefret, korku, kısaca kötülük olarak yine kendilerine geri dönmektedir. Bu düzlemde insanın, adalet, hak ve hürriyet gibi pozitif değerler adına yaptığı hiçbir şey hakiki değil, marazidir. Bütün hayatları hem kendilerini hem de ötekileri kandırmakla geçerde farkına bile varmazlar. Yine ne enteresan bir iştir ki, iyiliğin bilincine varmış ve onu yaşayan kişinin bilgisizliği bilgeliği, aczi yüceliği olurken, bu bilinçten yoksun kişinin bilgisi cehaleti, yüceliği ise onun aczi olmaktadır. İnsan oğlu bu dünya hayatına başlamasıyla birlikte, insan olabilmenin o muhteşem potansiyelini bir bütünlük içersinde özünde saklayan, toprağa atılmış bir tohum gibidir. Benlik olarak nitelendirdiğimiz ise o tohumun kabuğu, yani egosudur. Ego kendi dinamikleri içerisinde insanın maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılamak üzere çalışır. Her şeye bu çerçeveden yaklaşır ve girdiği tüm ortamlarda algılamasını ‘ben merkezci’ olarak yapar. İster maddi isterse manevi olsun, algılamaları ve eylemleri sahip olma ve denetleme üzerine kurulmuştur. Çalışma dinamiğinin biricik kuralı kendi menfaati olup, ortamı algılamasını da bu menfaat üzerine kurmuştur. Her şey karşılıklı bir alış veriş esası üzerinedir ve verdiğinde bile beklentisi daha fazla almaktır. Hiçbir şeyi maddenin özü için yapmaz. Daha doğrusu yapamaz. Onun menfaatine uygun olan her şey iyi ve güzeldir. Menfaatine uygun olmayan her şey ise kötü ve çirkindir. Tüm bu taleplerine gerçekleştirmek için çeşitli savunma mekanizmaları geliştirerek, eylemlerinin doğruluğuna hem kendini inandıran hem de başkalarının inanmasını isteyen bir ilahçık gibidir. Ben dahil, dünyadaki insanların çok büyük bir bölümü ‘Ego’ düzleminde yaşadığından, ötekilerle olan ve karşılıklı menfaate dayalı alışveriş olarak nitelendirdiğimiz ilişkilerinde, ancak devamlılık arz eden bir denge sağlanabildiği nispette, sureti bir uyum ve istikrardan söz edilebilir. Daha değişik bir ifadeyle örneğin, ister maddi, isterse manevi olsun, evlilik, arkadaşlık, ticaret vb. gibi sosyal konularda muhatapları ile ilişkiye giren kişiler ancak o ilişkide karşılıklı manevi tatmin veya maddi karlarının bir dengede tutturulabilmesi şartıyla bir devamlılık sağlayabilirler. Yani arkadaş olan 2 kişinin arkadaşlığı ancak her iki tarafında o arkadaşlıktan aynı oranda haz alması ile devam edebilir. Taraflardan birisinin aldığı haz, diğerinin çok altında ise, o arkadaşlıkta biter. Eğer ilişki halen devam ediyorsa, orada ya taraflardan birinin cebir kullanması söz konusudur, yada o ilişki hastalıklı bir hale gelmiştir. Bu durum, diğer tüm insan ilişkilerinde de aynıdır. Diğer taraftan, ortak yaşam birlikteliği olan topluluklarda (Bir aile, bir ülke, hatta uzaydan bir tehdit geldiğinde bütün dünya.) diğerleriyle olan ilişkilerini ego çerçevesinde yaşayan bir insan gibi ‘Ben merkezli’ yaparlar. (çünkü, toplumu meydana getiren bireylerin çoğunluğunun bir bütün olarak iyilik bilincine ulaşması son derece güçtür.) Ego düzleminde yaşayan ve özünün ortaya çıkaramadığı için kişiliği dejenerasyona uğramış olan bir birey gibi, onlarda bir taraftan kendi içerisindeki kırılmalarından dolayı gücü elinde bulunduran gruplar vasıtasıyla bireylerini kendi niyetine uygun itaatkar yığınlar haline getirmeye çalışırken, diğer taraftan uluslar arası ilişkilerde temel stratejisini ‘Ülkemin menfaatleri’ çerçevesinde oluşturur. Üstelik tüm bunları da, adalet, erdem, insan hak ve hürriyetleri vb. gibi pozitif değerlerle paketleyerek insanlığın huzuruna çıkar. Gelişmiş batı ülkelerinde, yukarıda anılan pozitif değerlerin vatandaşlarının çok büyük bir kısmını kapsayacak şekilde homojenleştirilip, kurumsallaştırılması (Ki buna demokrasi deniyor.) bu düzlemde ulaşılabilecek en yüksek bilinci oluşturur. Yani bu ülkelerin bireylerin, ülkelerindeki demokrasinin şartlarını yerine getirme sorumluluğunu almalarının, kendilerine ekonomik refah, hak ve hürriyetler olarak geri döneceğinin bilincindedirler. Ancak yine bu ülkeler, diğerleriyle ve özellikle de daha geride kalmış olan ülkelerle olan münasebetlerini her ne kadar adalet ve insan hakları çerçevesinde yürüttüklerine söyleseler bile öz düşünceleri ve eylemleri tamamen menfaat boyutunda olduğundan, onları sömürecek birer meta olarak görürler. Bu durum onların iki yüzlülüğünü ve kötülüğünü bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. Tony Blaır İngiltere de’ başbakan olduğunda verdiği ilk demeçlerin birisinde ‘ bundan böyle, dış politikamızı kendi vatandaşlarımız için istediğimiz insan hak ve hürriyetlerini, dünyada yaşayan diğer ülkelerin insanları içinde isteyecek şekilde düzenleyeceğiz’ demişti. Bunu söylerken öz niyeti ne idi? Bilmiyorum. Ama bildiğim, bunun gerçekleşmesinin bir ütopyanın gerçekleşmesi kadar uzakta olduğu idi. Nitekim yaşanılan gerçekler, bu söylemin hoş bir sedadan başka bir şey olmadığının ispatıdır. Diğer taraftan. A.B.D başkanı Bush’ un 11 eylül terör saldırılarından sonra başlattığı savaşta, kendi tarafında olanları ‘iyiler olmayanları ise kötüler olarak nitelemesi, yaşadığımız dünyanın gerçeğini bütün çıplaklığıyla trajikomik bir şekilde gözler önüne sermektedir. Bizim gibi daha geride kalmış ülkeler ise, adalet, hak ve hürriyetler gibi pozitif değerleri menfaat düzleminde dahi homojenleştirip kurumsallaştıramadığından dolayıdır ki, gücü elinde bulunduran gruplar vasıtasıyla, ekonomide vahşi kapitalizm örneğinde olduğu gibi, siyasette de vahşi siyasete mahkum olmaktadır. Yine iktidarı elinde bulunduran ve güç odakları olarak niteleyebileceğimiz bu gruplar bir taraftan içeride ülkelerini kendi mülkü, vatandaşlarını da tebaası gözüyle görürken ve kendi iktidarlarına bir tehdit unsuru olarak gördükleri her türlü bireysel toplumsal oluşumu, beyin yıkama, baskı, dayatma vs. gibi korkuya dayalı bir psikozla ortadan kaldırmaya çalışırken (Ki böyle bir düzlemde, böyle davranmaları gayet olağandır.) Dış ilişkilerinde ise güçlü ülkelerin kuyruğuna takılarak yaptıkları menfaat ortaklıklarında, hem kendilerini güvende hissetmede hem de daha güçsüz ülkelerin sömürülmesinde pay sahibi olmak isterler. Netice olarak , yaşadığımız zaman diliminde hiçbir ülke bir bütün olarak onca söylemine rağmen hakkaniyet bilincinin hakikatini özümseyememiştir. Ancak birey olarak bizlerin özümüzde var olan, insan olabilmenin o muhteşem potansiyelini idrak edebilen ve tüm sorumluluğunu alarak bedel ödeyebileceğimiz bir bilinç düzeyine erişerek çoğalmamız, yaşadığımız toplumun ve hatta dünyanın standardının yükseltebilecektir. Tersi durumunda, yaptığımız tüm düşünce ve eylemler sadece mastürbasyon dan ibarettir. Yani kendini aldatarak tatmindir.
Favori olarak ekle (18) | Görüntüleme sayısı: 1972
Yorum yaz
Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.3 |
|||||||||||||||||||||
| Sonraki > |
|---|



















