• Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
  • dark
  • light
  • leftlayout
  • rightlayout
Toplumsal Uzlaşma ve Başörtüsü... PDF Yazdır E-posta

Muammer DERİN

TOPLUMSAL   UZLAŞMA   BAŞÖRTÜSÜ   SORUNUNU   ÇÖZER!....(Mİ)?

   Baş örtüsü  sorunu  ile  ilgili  gelişmeleri,  en  başından  itibaren   dikkatle   değerlendirdiğiniz de, problemlerimizi çözümsüzlüğe nasıl götürdüğümüzün ilginç serüvenini göreceksiniz. Özgüven eksikliği, kendi değerlerimizle var olma mücadelesi yerine, ötekilere karşı savunmaya itmiş bizi sürekli olarak. Halbuki İslam’ın kendisini ifade etmesi için ötekine  berikine  ihtiyacı yoktur.
Müslümanlar  olarak,  inandığımız  gibi  yaşamak  noktasında  sağlam  bir  irade  koyabilsek;  Kendi değerlerimizle   bir yaşam talep edebilsek,  taş üstüne taş koymak mümkün olacak elbette. Ama olmuyor. Sizin hayatınızı başkaları  düzenliyorsa, belirleyici olan başkaları ise,    bunu  reddedeceksiniz. Yok kabul ediyorsanız, daha  sonraki itirazlarınızı kimse ciddiye almaz, saygın da bulmaz. Başörtüsü yasağıyla ilgili gelişmelere   baktığımızda, bu tavrı açıkça görüyoruz. Toplumun her kesiminden görüyoruz. Uluslararası   mahfillerden görüyoruz.


Kimse farkında değil belkide. Hak kaybından daha vahim olan, itibar kaybıdır. Hakkınızı er-geç alırsınız. Alamazsanız bile onurunuzla,  sürdürürsünüz mücadelenizi. Mazlumiyetin kendi  içinde barındırdığı saygıyı, itibarı kaybederseniz, hele hele bunun farkında da değilseniz, bu durum haksızlığa uğramaktan daha vahimdir.


Bu ülkedeki demokrasi (!) Anayasayı değiştirecek çoğunlukla iktidara gelen hükümete, tefeci düzeninin problemlerini çözüp IMF programını yürütme yetkisi verir ancak! Haklı  olmak,  önce  bir  iddiadır!  Hak  sahibi  olmak  için,  ahlaki  ve  hukuki  meşruiyet  gerekir. Hukuk  varsa   mesele  yok!  Hakkınızı  alırsınız.  Hukuk  yoksa,  mesele  var!   Önce  onun  mücadelesini  yapacaksınız.
Hukuk  varsa!  ve  siz  sürekli  olarak   haksızlığa  uğradığınızı  iddia  ediyorsanız; Bu  doğru  olamaz!  Hukuk  yoksa!  ve  siz  hukuksuzlukdan  'hak'  istiyorsanız,  bu  hiç  doğru  olmaz!  Haa!  ulufe   istiyorsanız, mevcut düzene yamanmak için, verilenle yetinecekseniz o başka, o bizim  konumuz değil!


Başörtüsü sorunu, diğer meseleleri çevresine yayarak konuştuğumuz ana meselelerden biri durumunda. Öyle olunca “toplumsal uzlaşma”yı da bu meseleyle birlikte incelemek gerekiyor. Hükümetin, Başbakanımızın ağzından sıklıkla dile getirdiği bir görüşü var: “Başörtüsü meselesi ancak toplumsal uzlaşmayla çözülür.” Meclis Başkanımız sayın Bülent Arınç da benzer ifadeleri kullanmışdı. Üç yüz bin imzalı dilekçeyi kabul ederken yaptığı konuşmada, çözüm için başörtülü gençlere yine aynı adresi gösterdi: “Toplumsal Uzlaşma”. Başörtüsü sorununun çözümüyle ilgili olarak kastedilen toplumsal uzlaşma nedir? Bu konuda söyleyeceklerimi, meselenin bütünü içinde kaybolmaması için madde madde sıralamak istiyorum.


a) Bugün için bu meselenin çözümünün adresi T.B.M.M. değildir!  AİHM’den alıp yasakçıların eline verdiğimiz kapı gibi "hukuk" (!) belgesinden sonra yapılacak yasal düzenlemeler, anında geri çevrilecek, iptal edilecek ve probleme seksen düğüm atmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Sayın Başbakanın ve sayın Meclis Başkanının ifadelerini isterseniz çaresizliğin itirafı olarak görün, isterseniz mahcup bir uyarı olarak anlayın. Hoşumuza gitmese de, doğru olmasa da gerçek budur.


b) Toplumsal uzlaşma nedir? Meclis Başkanımızın ve Başbakanımızın işaret ettiği “toplumsal uzlaşma”nın yasal düzenlemeyle sağlanamayacağı kesin. O halde toplumsal uzlaşma nasıl sağlanacak? Laik devletin, kendi düzeniyle uyumlu rejime muhalefet etmeyecek şekilde planladığı, projelendirdiği “din” anlayışının bir gelenek, adet, kültür olarak gördüğü başörtüsüyle bir problemi  yok!  Anketlere  bakılırsa,  halkın da  başörtüsü ile  bir  problemi  yok!  Eee!   öyle  ise..!


Anketlerde hangi başörtüsü soruluyor? Laik devletin gelenek, adet, kültür olarak niteleyip onayladığı baş örtüsü mü? Yoksa İslam kadınının, kimliğinin dışa vurumu olarak sembolleşen  örtüsü mü? İlki ise sorulan, yüzde 75 az, yüzde 95 olmalı. Sorulan ikinci soruysa, sorun bakalım yüzde 30 destek var mı? Birilerinin kamuoyu yoklamalarının sonuçlarını “toplumsal destek” olarak yorumlayıp kendince değerlendirmesi,  meseleyi  çözmeye  yetmiyor.


Bu toplumun önüne çıkıp ne diyeceksiniz? “Yüzde yüz halk desteğine ulaştığımızda, mesele halledilecek sıkın dişinizi” mi? Güya! mücadele yöntemlerinizin yanlışlığını tartışmayacak mısınız? Problemlerin çözümünün birbirinden bağımsız olmayan başka meselelerle ilişkisini gizleyecek misiniz? Sizin değerlendirmeleriniz doğruysa, ne yazıp duruyorsunuz bu topluma, ne söylemeye çalışıyorsunuz? Bu halk başka ne yapsın, ne istiyorsunuz?!


Bu toplumun yüzde 75’i hatta daha da fazlasının başörtüsüyle bir problemi olmadığı doğrudur. Bu toplumun vicdanı, gencecik kızların başlarındaki örtü sebebiyle eğitim hakkından yoksun bırakılmasını onaylamaz, bu da doğrudur. Bir doğru daha var! Bu toplum başörtüsü mağduriyetinden geçinenlere, beslenenlere güvenmiyor, inanmıyor. Bu toplum birçok başka meselede haksızlığa, adaletsizliğe göz yuman, hukuki açıdan, ahlaki açıdan sorgulamayanların başörtüsü meselesindeki samimiyetine de inanmıyor! Bu toplum yıllar boyunca başörtüsü meselesinin savunuculuğuna soyunup şahsi ikbal sağlayan, şan şöhret, mal mülk, para pul, mevki makam sahibi olup tüyen öyle çok örnek tanıyor ki, artık doğru söyleyene, samimi olanlara da inanmıyor. Bana isim ve adres sormayacaksınız değil mi?


 “Toplumsal uzlaşma”dan kasıt, o güvenin sağlanması, toplumdan saygı ve itibar görmektir. Yürüyüş yapmaktan, dilekçe yazmaktan, ağlayıp sızlamaktan başka yollar, yöntemler  gerekiyor yani! Nazlı Ilıcak hanımefendiyle bir görüşün isterseniz. O size yeni yollar, yöntemler  bulacaktır. Yeni taktikler verecektir mutlaka! Bu davaya! az emeği geçmedi. Başörtülü kadınların  hamiliğini az yapmadı hanımefendi!


c) Haksızlığa uğrayanlar hukuk devletinde neden toplumla uzlaşmak zorunda olsun? Televizyonlardan izlemedik, gazetelerde okumadık; soruldu mu bilmiyorum. Bir ülkenin Meclis Başkanı, Başbakanı, haksızlığa uğradığını iddia eden yurttaşlarını hangi gerekçeyle mahkemelere değil de toplumsal uzlaşmaya davet eder?!


Talepleri incelersiniz. Bir hak ihlali yoksa müracaatı reddedersiniz. Hak  ihlali olduğuna inanıyorsanız mahkemelere yönlendirirsiniz. Eğer mevcut yasalarda bir eksiklik veya  boşluk varsa, mahkemeler bu yüzden hak sahiplerinin mağduriyetini gideremiyorsa adres Meclistir.   Yasal düzenlemeleri yaparsınız.


Sorulmayan soru şu: eğer Anayasanın 2. maddesinde yazıldığı gibi Türkiye Cumhuriyeti hukuk devleti ise (ki öyle olmalı) Başbakan ve Meclis Başkanı haksızlığa uğrayan insanları hangi hakla, hangi gerekçeyle hukuki mercilere değil de “toplumsal uzlaşma”ya gönderir?! Hukuk devletinde insanlar haklarını toplumla pazarlık ederek mi alacak? Kaldı ki; herhangi bir talebin üzerinde toplumsal uzlaşma olması gerekiyorsa, bu uzlaşmayı arayıp bulacak kurum T.B.M.M. değilse neresidir? T.B.M.M. Başkanı değilse, T.C. Başbakanı değilse kimdir?!


Bu soruyu, altından çıkacak gerçeklerle yüzleşecek yüreği olanlar sorar. Bu soruya verilecek cevabı, tartışmaya niyeti olanlar sorar. Bu soruya sorulsaydı ne cevap verilirdi merak etmiyor musunuz? Tahmin etmiyoruz, iddia ediyoruz sorulmayan bu soruya ancak şöyle cevap verilirdi: (Başörtüsüyle üniversitede eğitim görme meselesi yirmi yıl önce ihtilaf konusu oldu! Meclis yasal düzenleme yaptı! Bunun üzerine açılan iptal davasında Anayasa Mahkemesi, meseleyi bireysel özgürlükten çıkartıp laiklikle ilişkilendirerek “kamusal alanlar”da başörtüsünün yasaklanabileceği yönünde karar verdi! İç hukuk tükendiğinden, Anayasa Mahkemesine itiraz edilemediğinden konu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine taşındı; oradan çıkan karar: Dava konusu yasaklar "hukuka" aykırı değildir. Yani yasal! yollar  tükenmiştir. Herkes oturup yeni yollar, yöntemler aramalıdır; toplumsal uzlaşma sağlandığında  Melis  gerekli  yasal  düzenlemelemeleri   yapacaktır.) Gak  guk   edip geçiştirilen  kem  küm  edip   söylenmeyen  gerçek   budur.


Bir bakanımız (sayın M. Ali Şahin’di herhalde) “Diyanet laikliğin teminatıdır” demişti, hatırladınız mı? Aksine bir tanımlama yapmadığına göre, teminatı Diyanet olan laiklik başörtüsünü “kamusal alan”a sokmayan laikliktir. Operasyon tamamlandığında, yeteri kadar değiştiğimizde, başkalaştığımızda, artık kendi değerlerimizle bir yaşam talep etmeyeceğimize iyice inandıklarında, yani istenilen kıvama geldiğimizde ne olacak biliyor musunuz? Diyanet laikliğin teminatı görevini bitirmiş  olacak.


Hem içerden hem dışardan devleti küçültün, memur sayısını azaltın, kamu giderlerinde tasarruf edin, harcamaları kısın, şunu da özelleştirin bunu da özelleştirin diyenler, buna rağmen Diyanetin dev bütçesine, dev kadrosuna, devasa giderlerine ses çıkarmıyorsa, lafını bile  etmiyorsa, tartışmaya bile açmıyorsa, Diyanet laikliğin teminatı olma görevini bitirdiğinde ne yapacaklar biliyor musunuz?


Bizim şimdi tartışmamız gerekenleri tartışacaklar. Bizim şimdi yapmamız gerekenleri yapacaklar! Ne zaman? Onlar tartışırken bön bön baktığımızda, istenilen kıvama geldiğimizde yani. Önce, camiler birleştiren, toplayandır diyecekler! Ve bir fetvayla 70 bin ibadethaneyi 10 bine düşürecekler! Sonra, Artık olgunlaştınız, kendi ibadetlerinizi kendi inançlarınıza göre  SİZ!  kendiniz düzenleyin;  hem din ve vicdan özgürlüğünün, ibadet hürriyetinin gereği de budur!


Hükümet sözcüsünün açıklamalarını duyar gibi oluyorum: Önce, laiklik ve hukuk dersi verir, sonra mevcut Diyanet uygulamasının hem ahlaki hem İslami olmadığını söyler. Sonra mali yükü anlatır. Faizle borç alındığını ve o para ile maaş ödendiğini, bunun doğru olmadığını anlatır. Anlatmasa da itiraz mı edeceğiz? Zaten istenilen kıvama gelmedik mi? IMF bastırıyor denir, AB ile müzakereler bu noktaya takıldı denir. Siz, ilelebet sizi besleyecekler mi zannediyorsunuz? Hele Diyanet laikliğin teminatı olma görevini bitirsin. Hele biz istenilen kıvama bir gelelim.(aslında  geldik de  iyice  emin  olmak  istiyorlar  herhal) Diyanetin lağvedilmesinden önce son bir kıyak da yaparlar; bize bıraktıkları camilerde hizmetin nasıl yürütüleceğine dair sıkı bir yönetmelik çıkarırlar. Özgürlük armağanı olarak!


Bu gelişmeler yaşandığında sıra başörtüsü meselesine gelecektir. Pür dikkat moda programlarını izleyin. Türkiye’de Yıldırım Mayruk, Cemil İpekçi gibi tasarımcıların defilelerini takip edin. Paris’te, Milano’da moda evlerinin kreasyonlarını izleyin. Tasarımlarda başörtüsü çokça kullanılmaya başlanmışsa ve o yeni modeller sokaklarda yaygınlaşıyorsa çözüm yakındır! Toplumsal uzlaşma sağlanmıştır! Başörtüsü ile üniversitelere girebilirsiniz artık. Zaferimizi (!) kutlarız o zaman. İstediğimiz buysa tabii.


Toplum konuşamıyorsa, tartışamıyorsa, farklılıklar bütün içinde kendi farklılıklarıyla var olamıyorsa, toplumun farklı kesimleri ortak değerler üzerinden problemlerini çözemiyorsa, gelip birileri onları öyle bir çözer ki!.. Hep böyle olmuyor mu?  Ya  olurdu  ya  ölürdü!   Bir   mesele   bu   kadar mı  vıcık  vıcık  edilir?  Mağduriyeti  kimlik  yapıp,  ağıt  yakmaktan  başka!  yol  yöntem  aranmaz mı?  Otuz  yıl  be...Koskoca   otuz  yıl! Soru sormak gerekiyor! Sorular sormak... Soracakmısınız?


 

 

Yorumlar (0)Add comments

Yorum Yaz
Ekrani Kucuk Tut | Ekrani Buyuk Tut

busy
 
< Önceki

 kartallar les yemez

Yarım Kalan Dua
Adem KORKMAZ

arama motorlarında önde çıkmak Makale Oku